muzakereci @ hotmail.com

İnsan, her konuda “kolayca” ve “kazançla” final yapmayı sever. Örneğin benzerlikler arttıkça kendini ifade etmeyi, iletişim kurmayı ve hatta birlikte hareket etmeyi kendisi için “kolaylaştırıcı” bulur. Farklılıklar arttıkça ise; İnsan, farklılıkları hem “yoran” hem de “paylaştıran” süreçler olarak görür. Haz etmez bundan ve mecbur kaldığında ise “koşullu uyum” gösterir.

İnsan, kendi dilinden, ortak topraktan, benzer hikayelerden ve sonuçta birlikte güç devşirmekten hoşlanır. Fakat dil, din, ırk, toprak, tarz farkı ile karşılaştığında; yakınlaşmayı tedbirli, kaynaşmayı ortak çıkarlı ve en önemlisi kalıcı olmayacak birliktelikler gözetmeyi tercih eder.

Peki, merakla soralım: İnsan en çok zulmü benzerlerden mi; yoksa farklı olanlardan mı görür? İşte bu meraka cevaben: “En büyük zulmü, farklılıklardan görürüz; farklı olandan gelir ince ince zulümler!..” diye fısıldayan varsa; orada bir “tuzak” vardır. Çünkü insanlık tarihi bize göstermiştir ki; benzerlik arttıkça barış gelmiyor ve farklılıklar başlayınca ardından zulüm artar diye bir tecrübe yok!.

Aksine zulüm ne benzerlik ne de farklılık ile ilgili bir olgudur. Zulüm sadece zalimliğini örtmek ve sürdürmek için benzerlikleri ve farklılıkları kullanır. Benzerlikleri ve farklılıkları yem olarak kullanır. Siz hiç aynı dilden, dinden, coğrafyadan, hikayeden olanların zulmüne tanık olmadınız mı? Siz hiç barışı, güzelliği, erdemi farklı dilden, dinden, coğrafyadan tatmadınız mı?

İşte; “Müslüman coğrafya” diye nitelediğimiz dünyamızda; acıları, feryatları gökyüzünde bitmeyen mazlumlar ve sırtlarında susmayan iktisadi, siyasi, kültürel zalim kırbaçları yaşıyoruz.

İşte aynı dili konuşuyorlar diye başka dilleri konuşan masum insanları öldürmeyi meşru gören ve hatta kendisine itaat edilmediği zaman aynı dili konuşan hemşehrisini de öldüren zihniyetlerin terörize ettiği bölgeleri unutmuyoruz.

Demek ki, din, dil, coğrafya, şehir ve hikaye farkı bir risk değil; dini, dili, coğrafyası, şehri aynı olanlar için bu özellikler bir avantaj değil… Çünkü zalim ve mazlum olgusu benzerlik ve farklılıktan doğan bir süreç değil!. Peki hangi karşıt unsurların meyvesi bunlar? Cevap tecrübe ile sabit: Güç ve Hakikat
İnsan güçte toplanmayı “kolayca” ve “kazançla” ister. İlk fırsatta güce karşı edilgenliğini “her şeye müsait olmak” karakterine evriltir.

İnsan hakikate yönelmeyi yorucu, riskli ve bedelli bilir. Özellikle de hakikat yanlısı olmak Güçle karşı karşıya gelmek ile sonuçlanacaksa; Hakikatperver olmak tam bir yiğitlik işi olur. Hakikati gücün yüzüne haykırmak bir cesaret ve fedakarlık işidir.

Öyleyse bir gerçeği kabullenelim: İnsanlar Güç ve Hakikat üzere ayrışırlar, netleşirler. Hakikatten yoksun güç zulüm üretir. Güçlenmemiş hakikat ise hikmetli yönetimden uzaklaşır. Ancak bir gerçeği de teslim etmek durumdayız: Hakikat her koşulda haykırmalı; ancak hakikat hikmetli güçle birleşirse adaleti tesis eder.

Hakikat Ekmeği bölüşmeyi telkin eder; Güç ise dili çatallandırır; Dillere göre insanları böler. Hakikatsiz güç bölücüdür. Böldüğü dil olduğu için bölgeyi de kanatır. Ekmeği bölüşmeyi şiar edinmiş Siirt her zaman hakikat şehri olmuştur. Farklı diller insan olmak hakikatine hizmet etmiştir. Siirt’in dilini bölmek sadece güce tapan zalimlerin işidir ve buna müsaade edilemez.

Hakikati haykıran bu adreste birlikte hikmetli güce ulaşmak dileğiyle, diyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum.